Vinka Medeniyetinden bir eserM.Ö. 5500 dolayları | Vinka Medeniyeti Karşınızda hiç duymadığınız ama Avrupa'nın en eski tarih öncesi medeniyeti olan Vinkalar. Yaklaşık 1500 yıl bugünkü Sırbıstan ve Romanya topraklarında hüküm süren Vinkaların,...

M.Ö. 5500 dolayları | Vinka Medeniyeti

Karşınızda hiç duymadığınız ama Avrupa'nın en eski tarih öncesi medeniyeti olan Vinkalar. Yaklaşık 1500 yıl bugünkü Sırbıstan ve Romanya topraklarında hüküm süren Vinkaların, milattan önce 5500 yıllarında kurulduğu tahmin ediliyor.

Haklarındaki ilk bulgulara 20. yüzyılda ulaşılan Vinkaların, metal işçiliğine ilgilerine, dünyanın ilk bakır işleyen medeniyeti olduklarına ve Avrupa'da ilk madencilik faaliyetlerini yürüttüklerine dair de güçlü kanılara varıldı.

Her ne kadar Vinka Medeniyeti'nin yazıyı kullandığına dair resmi bir bulgu olmasa da, yazı öncesi kullanılan sembollerin burada da yaygın olduğuna dair kanı uyandıran ve M.Ö. 4000 yılına tarihlenen birtakım taş tabletlere ulaşıldı. 

Bunların yanı sıra, bazı mezarlarda bulunan hayvan şekilli heykeller, Vinkaların hem çocuklara hem de sanata karşı özel bir ilgilerinin olduğunu gösterir nitekilteydi. Aynı zamanda çok da düzenli bir medeniyet kuran Vinkaların şehirlerinde çöp toplama alanları ve mezarlıklar bulunuyordu.

Yani bu tip uygulamaların günümüz medeniyetlerine özgü olduğunu düşünmek yanlış. Tarihi tekrar edelim; MÖ. 5500.

M.Ö. 3500 civarları | Harappan (İndus Vadisi) Uygarlığı

İndus Vadisi Uygarlığı ya da Harappa Uygarlığı, İndus vadisinin bel kemiğini oluşturduğu çok geniş bir bölgeye yayılmış, Güney Asya'daki en eski kent uygarlığıdır. MÖ 3300 yılları dolaylarında bir kent uygarlığı şeklini aldığı kabul edilmektedir. Uygarlığa ilişkin ilk arkeolojik buluntular, 1921 yılında Pakistan'ın Pencap eyaletinde Harappa ve 1922 yılında Sind eyaletindeki Mohenco-daro antik yerleşimlerinde bulunmuştur.

Bu iki kentin dışında yüzün üstünde kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus Uygarlığı’nın 250-500 kadar karakterden oluştuğu sanılan yazı dili henüz çözülememiştir.

İndus Irmağı’nın verimli ovalarında taşkınları önleyecek, daha verimli tarım yapılmasını sağlayacak teknikleri geliştiren uygarlık, İndus Vadisi boyunca yayılmıştır. Ağırlıklı olarak buğday, arpa, bezelye, pamuk ve susam tarımı yapılmaktadır ve kedi, köpek, sığır, kümes hayvanları, manda, domuz ve deve evcilleştirilmiştir. Fildişi takılardan, filin de evcilleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Arkeolojik bulguların büyük bir bölümü, ince işlemeli mühürlerdir. Mühürlerde insan, hayvan ve Şiva figürleri kullanılmıştır. Bulgular, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarıyla ticari ilişkilerde bulunulduğunu göstermektedir.

Uygarlık, MÖ 2. binyıl ortalarında kentlere saldıran Ari kabilelerce yıkılmıştır.

M.Ö. 3000 civarı | Norte Chico Uygarlığı

Modern Peru'nun kuzey sahillerinde yeşeren Norte Chico uygarlığı, M.Ö. 3000 yıllarında bugünkü Peru civarlarında Amerika kıtasının en sofistike medeniyetini kurmuştu. Bu uygarlığın, 1200 yılın ardından M.Ö. 1800 yıllarında gerilemeye başladığı sanılıyor. En net arkeolojik verilere ulaşılan kazı yeri olarak ise Supe Vadisi'ndeki Caral bölgesi olarak kabul görüyor.

Günümüz Peru'sunun olduğu alanda 20'den fazla büyük şehir kuran Norte Chicolular, gelişkin bir mimari ve tarım bilgisine de sahiptiler. Kurdukları inanılmaz karmaşık sulama sistemleri, o dönemlerde Amerika kıtasının başka hiçbir yerinde rastlanmayan bir yöntemle inşa edilmişti.

Norte Chico'nun bir medeniyet olarak kabul görüp görmemesi üzerine de bir tartışma bulunmaktadır. Bu her ne kadar aynı zamanda "medeniyet" tanımına dair bir tartışma da olsa, genellikle sanat formu veya şehirleşme olarak kabul edilen bulgular, bu konuda aydınlatıcı olarak kabul ediliyor; ki bu ikisi de Norte Chico'da bulunmuyor. 

Bu tartışmayı akademisyenlere bırakacak olursak, Norte Chico'nun kendinden sonra gelen Güney Amerika uygarlıklarına çok çeşitli konularda öncülük yaptığını kesinlikle söyleyebiliriz.

M.Ö. 3000 civarı | Elam Ülkesi

Elam; başkenti Susa olmak üzere Aşağı Dicle Vadisi’nde kurulmuş devlettir. Elamlıların tarih sahnesine çıkışlarına ilişkin ilk yazılı bilgiler, İO 2450 yıllarına tarihlenen Sümerce çivi yazılı belgelerden elde edilir. Ancak Susa’da yapılan kazılarda İÖ 4. bin yılın ilk yarısından İÖ 7. yüzyıla kadar süren bir yerleşme saptandı. İÖ 2350’de Akkatlı Sargon, Elam’ı ülkesine kattı. Daha sonra sırasıyla Gutiler, 111. Ur Hanedanı ve Larsa hanedanlarının egemenliğinde kalmakla birlikte İÖ 2030’dan 13. yüzyılın başına kadar Elamlıların zaman zaman bağımsız kaldıkları da görülür. Uzun yıllar Kasitlerin egemenliğinde kaldıktan sonra Kasitlerin yıkılışıyla (İÖ 1155) birlikte Babil’de II. İsin Hanedanı egemenliği ele geçirirken Elamlılar da bir kez daha bağımsızlıklarını kazandılar. Bu dönemde Elam Kralı Kidin-Hutrutaş Babil’i ele geçirip yakıp yıktı; İsin ve Marad’a kadar uzandı. Asur Kralı Tukulti-Ni-nurta’nın Babil üzerindeki gücünü yitirmesi üzerine Adad-Şumausur (1216 -1187) Babil tahtına çıktı. Bu sırada Elam’da yeni bir hanedan işbaşına geldi. Elamlılar Şutruk-Nahhunte adlı krallarının yönetiminde Kuzey Babil’e saldırıp Babil’den altın, gümüş ve değerli madenlerle, Dur-Kurigalzu’dan Sippar’dan ve Akkat’tan kereste ve odun aldılar. Bu sırada Şutruk-Nahhunte tahtını büyük kardeşi Kudur-Nahhunte’ye bıraktı. 

Son Kasit Kralı Enilnadinahi (1157-1155) tahtta bulunduğu üç yıl boyunca Elam Kralı Kudur-Nahhunte ile savaştı. Sonunda Kasit kralı savaşı kaybetti ve tutsak alınarak ülkesine sürüldü. Tüm önemli kentleri, kült merkezleri yakıp yıkıldı, pek çok insan Elam’a götürüldü. Elam’ın yeni Kralı Şilbak-İnşuşinak Babil’i yakıp yıkmayı sürdürdü. Arrapha, Nuzi, Halman, Ugarsallu, Hussi gibi kentleri haraca bağladı. Bu kral döneminde Elam tüm Babil üzerinde etkisini sürdürdü. I. Nabukednesar (1125-1104) önce ataları zamanında Esagila Tapınağı’nda heykeli alınan Tanrı Marduk nedeniyle kırılan gururlarını onarmak için Elam’a seferler düzenledi. Elamlıları tarih sahnesinden silebileceği bir sırada ortaya çıkan veba salgını nedeniyle ilk seferinde başarılı olamadı. Kısa bir hzırlıktan sonra bir kez daha Elam’a savaş açtı, ordusu Eulaya Irmağı’na kadar ilerledi.

Babil-li II. İsin Hanedanı Elamlıları uzunca bir süre ortaya çıkamayacakları bir yenilgiye uğrattılar. Geri getirdikleri ganimetler arasında uzunca bir süre kendileri için utanç nedeni olan tanrıların heykellerinin yanında Marduk’un heykeli de vardı. Bu yenilgiden sonra Elamlılar 120 yılı aşan bir süre tarihte etkin bir rol oynayamadılar. II. İsin Hanedanı’nın son kralı olan Nabu-Şumi-Libur’un (İÖ 1033-1026) saltanatından sonra, adları bilinmeyen altı kral 40 yıl süreyle Elam’ı yönettikten sonra Mar-biti-apla-usur (1984-1979) adlı bir kral altı yıl hüküm sürdü. Tümü yarım yüzyıl kadar sürmüş olan “ömrü kısa hanedanlar” döneminden sonra Elam, egemen bir güç olarak tarih sahnesinden silindi. Eski ve Yeni Babil döneminden sonra İÖ 538’de Pers Kralı Kyros’un egemenliğine girdi. İÖ 331’de Büyük İskender’in Pers İmparatorluğu’nu yıkışına kadar Elam, Susiane adıyla, yirmi Pers satraplığından biriydi. 312’de Seleukosların eline geçen bölge, bu dönemden sonra tüm etkinliğini yitirdi. 

SANAT.Mimarlık.

Elam sanatı, Sümer ve Keldani sanatına yakından benzediğinden, genellikle karıştırılır. Heykel ve bezemede olduğu gibi, Elam mimarlığıyla Sümer mimarlığı arasında büyük benzerlikler vardır. Elam Kralı Untaş Hu-ban tarafından Susa Kenti’nin güneyinden Çago Zambil’de yaptırılan beş katlı ziggurat ve saray (İÖ 13. yüzyıl), Elam mimarlığı konusunda fikir verir. İran’da Fransız arkeologların ortaya çıkardıkları bu ziggurat, günümüzde oldukça iyi durumdadır. Yapıya, dışından dikey olarak yapılmış büyük merdivenlerle çıkılır. 

Heykel. Elam sanatı başlangıcından heykelcilik ve kabartmacılıkta Sümer ve Akkat sanatlarının kalıplarına uydu. Bir süre sonra altın, gümüş, bakır, daha sonra da tuncun geniş çapta kullanılmasıyla özgürlük kazandı. Susa Kralı Untaş Huban’ın eşi Kraliçe Napu Asu’nun tunçtan dökülmüş heykeliyle, kral, kraliçe ve çocuklarının betimlendiği mezar taşı, Elam sanatının en ileri dönemine tarihlenir (İÖ 1250 dolayları). Susa’da Kral Şilak’in Tanrı Şuşinak adına yapılan tapınağın (İÖ 12. yüzyıl) duvarlarında görülen bezemeler, Uruk’ta Kasit Kralı Karaindaş tapınağındakilere benzer. Bir açıkhava tapınağı olan Sit Şamşi’de bulunan altın, gümüş, tunç ve pişmiş toprak adak heykelciliklerinin yanı sıra Urmiye Gölü yöresinde yaşamış olan dinsel ya da politik bir önderin betimlendiği tunç bir baş da ele geçmiştir. Yeni Elam Sanatı döneminde (İÖ 9.-8. yüzyıl) mine kullanılmaya başlandı. Duvar bezemelerinde sfenks, grifon gibi masal hayvanlarının yanında kare, meneviş, gülcük gibi geometrik motiflere de yer verildi. 

Seramik ve El Sanatları. Morgan’ın 1897’de başkent Susa’da başlattığı arkeolojik kazılar sonucunda çok sayıda sanat eseri ele geçti. Bir mezarlıktan çıkarılan çanak-çömlek, vazo parçalarının üzerinde demir oksitli boyayla işlenmiş bezekler vardır. Bu çanak-çömlek parçaları aynı mezarlıkta bulunan bakır baltalar, kalker taşından gerdanlıklar ve çeşitli takılarla birlikte Paris Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu buluntular, Elam sanatına ilişkin ayrıntılı bilgi edinmeye yarayan ve çömlekçilik tarihine ışık tutan önemli belgelerdir. Susa Kenti’ nde bulunan bu keramiğe göre Proto-Elam olarak adlandırılan dönemden sonra, Ur Kenti’nin alınmasıyla (yak. İÖ 2015) Elam sanatı dönemi başlar. Yükseliş döneminde Elam keramiği üslup bakımından zenginleşir. Takılar, adak heykelcikleri, adak tepsileri, silahlar gibi birçok buluntu Paris Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

M.Ö. 2500 civarı | Dilmun Medeniyeti

Sümer cenneti Dilmun “saf”, “temiz” ve “parlak” bir ülkedir. Orada ne hastalık ne de ölüm vardır. Burası islamiyetteki gibi ölümden sonra gidilecek yer değil, başlangıçta tanrıların yaşadığı yerdir.

Kitab-ı Mukaddes'teki “Aden bahçesi” ile birçok koşutluk gösteren Dilmun, tanrılar bahçesi düşüncesinin de Sümer kökenli olduğunu gösteriyor. Sümerleri yenen ve Sami kökenli bir halk olan Babiller de kendi ölümsüzlerinin yurdu olan “yaşayanlar diyarını” aynı Dilmun'a yerleştirdiler.

Dilmun ‘saf’, ‘temiz’ ve ‘parlak’ bir ülkedir – ne hastalık ne de ölümün bilinmediği bir ‘yaşayanlar ülkesi’. Buna karşın Dilmun’da hayvansal ve bitkisel yaşam için elzem olan tatlı su yoktur. Bunun üzerine Sumer’in büyük su tanrısı Enki, güneş tanrısı Utu’ya yerden tatlı su çıkarmasını ve toprağı doyurmasını emreder. Böylece Dilmun, yeşil, meyve yüklü tarlalar ve çayırlarla kaplı tanrısal bir bahçe haline gelir. Bu tanrı cennetinde Sumerler’in büyük ana-tanrıçası Ninhursag (olasılıkla Toprak Ana’nın kökeni) sekiz bitki filizlendirir.

Dilmun şu sözlerle anlatılıyor:

“Dilmun’da kuzgun sesini çıkarmaz,

İttudu kuşu, ittudu kuşu sesi çıkarmaz

Aslan öldürmez

Kurt kuzuyu kapmaz,

Oğlakları yutan yabani köpek bilinmez(…)

Güvercin başını eğmez

Gözü ağrıyan ‘gözüm ağrıyor’ demez,

Başı ağrıyan ‘Başım ağrıyor’ demez”

(Samuel Noah Kramer "SÜMERLERİN KURNAZ TANRISI ENKİ)

Eski Mısırlılar Güneş, Ay ve gökyüzünün birer tanrı olduğuna, yaşayan tüm varlıkların gökyüzünden geldiğine ve sonunda oraya döneceğine, en büyük tanrı Osiris'in seçtiği bazı kişileri öbür dünyada ölümsüz yaşamla ödüllendirdiğine inanırlardı.

M.Ö. 2500-1500 | Hatti İmparatorluğu

Sıkça Hititler ile karıştırılıyorlar. Oysa Hattiler’in Anadolu’daki varlığı, Hititler’den çok daha eskiye dayanıyor. Anadolu’daki Hatti beylikleri, MÖ. 2500-2000’lerde var olmuş bir Protohistorya uygarlığı. Yani henüz yazıyı kullanmadıkları için tarihsel sürece ait değiller. Ancak bu beyliklerin dili, dini, örf ve adetleri hakkında Hititler sayesinde birçok bilgiye ulaşabiliyoruz. 

Anadolu’nun bilinen en eski adı “Hatti Ülkesi”. Bu isim, ilk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akkadlar döneminde kullanılmış ve en az 1500 sene boyunca Anadolu; Hatti Ülkesi olarak bilinmiş ve tanınmış. Bunun yanında bazı arkeolojik bulgular yüzünden uzun yıllar, Hititler ve Hattilerin aynı ırk ya da akraba ırklar oldukları varsayılmış. Hatti halkı ise kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu.

Kendilerini Nesili olarak adlandıran bu grubun yanı sıra Luviler ve Palalar adıyla bilinen gruplar vardı. Yani Hattiler ve Hititler birbirinden dil ve ırk bakımından tamamıyla farklı. Ancak kültürel açıdan bakıldığında; Hatti sanatının Hititler tarafından alındığını, yer isimleri, şahıs isimleri ve efsaneleriyle köklü Hatti geleneğinin Hititlerde yaşadığını görürüz.

Hitit metinlerinde kalıntılarına rastladığımız Hatti dilinin kendine özgü bir yapısı var ve çağdaşı hiçbir dille benzerlik göstermiyor. Küçük beyliklerden oluşan Hatti Ülkesi’nde aynı zamanda en yüksek rahip sıfatını da taşıyan krallar, özgün sanat eserlerinin meydana gelmesini sağlamışlar.

Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar gibi Kızılırmak nehrinin kavisi içindeki bölgelerde bulunmuş olan bu eserler, hayvan şeklindeki tanrılardan oluşuyor.

Boğalar fırtına tanrısını; geyikler onun karısı olan tanrıça Vuruşemu’yu; kral standartları ise evreni yani “Universium”u tasvir ediyor. Çoğunlukla bir çift öküz boynuzu üstünde duran bu evren sembolü, bu civarda hala süregelen bir masalın “Dünya bir öküzün boynuzları üzerinde durur ve öküz başını salladığında deprem olur” inancının kaynağı.

M.Ö. 2500 civarları | Punt Ülkesi

Punt Ülkesi Neredeydi?

Zaman: İÖ yaklaşık 2450-1170. Mekân: Somali/Sudan/Etiyopya?

"Yüzümü tanyerine çevirerek sana bir harika yarattım. Bütün kokulu çiçekleriyle Punt topraklarını senden huzur istemek ve senin verdiğin havayı solumaları için sana getirdim." (III. AMENHOTEP'IN MEZAR TAPINAĞINDAKİ KİTABEDEN.)

Kral Sahure'nin hükümdarlığından (İÖ yaklaşık 2450) III. Ramses zamanına kadar (İÖ yaklaşık 1170), en az bin üç yüz yıl eski Mısırlılar düzenli olarak Punt diye bildikleri bir bölgeye ticari seferler yapmışlardır. Punt'un Mısır'ın güneyinde bir yerde olduğu bilinmekteyse de, çağdaş bilim adamları bunun tam yerini ve Mısır ticari heyetlerinin hangi kara ve deniz yolundan gittikleri konusunu uzun zamandır tartışmaktadırlar.

Punt ülkesi ve halkı hakkındaki bilgimiz metinlerden ve resimlerden gelmektedir. Resimlerde çizilmiş sahneler ve kazınmış yazılar, tüccarların oraya altın, aromatik reçineler, ince tahtalar, fildişi ve vahşi hayvanlar (zürafa, maymun ve babunlar) gibi egzotik şeyler almak üzere gönderildiğini göstermektedir. Bazı Yeni Krallık tapınak ve mezarlarındaki resimlerde Puntlar, koyu kızıl tenli ve ince yüz hatlı insanlar olarak gösterilmiştir. Bunlar daha eski dönemlerden kalma resimlerde uzun saçlıyken, 18. Hanedan sonrasından başlayarak daha kısa saçlı olarak resmedilmişlerdir.

Punt, bir zamanlar günümüz Somali'si olarak düşünülmüşse de, artık Punt Ülkesi'nin, resimlerdeki ve röliyeflerdeki bitki ve hayvanların daha çok bulunduğu Güney Sudan'da ya da Etiyopya'nın Eritre bölgesinde olduğu iddia edilmektedir.

Deyr el-Bahri'de Hatşepsut Tapmağı'ndaki röliyeflerde Punt hükümdarı Parahu ile karısı Ati (solda) ve kadını taşıyan semerli eşek (sağda) görülüyor. Bu dönemde Mısırlılar ataya da eşeğe fazla binmiyorlardı.

KRALİÇE HATŞEPSUT'UN PUNT RESİMLERİ

Kraliçe Hatşepsut'un Deyr el-Bahri'deki tapmağındaki çok iyi işlenmiş bir dizi sahne, belki de uzun bir hareketsizlik döneminden sonra Puntlar'la ticaret anlaşmasının yeniden başlamasını kutlamak için yapılmıştır. Resimlerde gayet belirgin olarak, Puntlar'ın direkler üzerinde duran konik biçimli ve merdivenle girilen saz kulübeleri görülmektedir. Deyr el-Bahri'de tasvir edilen bitkiler arasında palmiyeler ve mür ağaçları da vardır ve bu sonuncular mürrüsafi çıkarılması için parçalanmaya başlamışlardır.

Punt hükümdarı (Mısırlılar'dan uzun sakalı ve garip giysileriyle ayrılmaktadır) Mısırlı ticaret heyetini karşılamaya çıkmıştır. Hükümdarın adı Parahu olarak verilmekte ve Puntlular'ın tek lideri olduğu ima edilmektedir. Ancak pek çok başka yazıtta da, Mısırlıların Punt'ta her biri kendi liderlerine sahip farklı gruplarla karşılaştıkları belirtilmektedir.

Aşağı ve yukarı Nübye halkları da aynı şekilde, farklı adlar taşıyan kabileler arasında bölünmüştür. Parahu'nun bir reislikler konfederasyonun başı ya da Mısırlılar ile Punt'un daha iç bölgeleri arasında aracılık yapan bir kıyı kabilesinin temsilcisi olması mümkündür.

PUNT ÜLKESİNE DENİZDEN Mİ GİDİLDİ, KARADAN MI? 

Ticaret kafilelerinin Thebes'ten Punt'a iki aşamada gittikleri kabul edilmiştir: Önce Doğu Çölü'nden vay a geçilip sonra teknelerle Kızıldeniz kıyısından aşağı (teknelere Kuseyr'den ya da Mersa Gawasis; den binilmiş olacaktı).

Deyr el-Bahri resimleri en azından büyük bir Punt seferinin tekneyle gidiş gelişlerini doğruluyorsa da (Hatşepsut'un filosunun çevresindeki balıklar nehirden çok deniz türleridir), bazı seferlerin 4. Şelale'ye kadar Nil'den gidip, sonra Kurgus kalesi yakınlarında Puntlular;la ticaret yapışması ya da oradan kara yoluyla Punt;a (ya da Punt ile Nübye arasındaki bir bölgeye) gidilmiş olması da mümkündür.

Kızıldeniz yolculuğu varsayımına karşı Nil Nehri ile kara yolculuğu varsayımını ortaya atan, Amerikalı Mısırbilimci Louise Bradbury'dir. Bradbury, III. Thutmosis ve II. Amenhotep dönemlerinin Başhazinedarı Min'in 18. Hanedan mezarındaki resimlerde, Min'in Kızıldeniz'den çok nehir ulaşımına uygun düz sallarla gelmekte olan Puntlular;la yapılan bir ticaret seferinin başında olmasına işaret etmiştir.

Hammamat Vadisinin doğusundaki Yeni Krallık yazıtlarının yokluğunun, bu kara ve/veya Kızıldeniz yolunun sık kullanılmadığının kanıtı olacağım belirtmektedir. Oysa Kurgus'ta 18. Hanedan'dan kalma duvar resimlerinde, burasının Puntlar ve Mısırlılar için işlek bir ticaret yeri olduğu görülmektedir.

Punt bir ticari ortak olarak sağlam bir biçimde yerleştikten sonra bile bir tür uzak Shangri-La olarak görülmeye devam etmiştir. Orta Krallık döneminin "Gemisi Batan Denizci" hikâyesinde kahraman, kendisini Punt kralı olarak tanıtan ve mürrüsafi veren tılsımlı bir yılanla karşılaşır.

Ancak Yeni Krallık'ın (İÖ 1070 yılları) son bulmasından sonra Mısır kayıtlarında Punt;tan çok az söz edilir. Bölgeye ilişkin en son gönderme, bir 26. Hanedan (İÖ 600) kitabesinde bulunmaktadır. Burada bile ticaretten çok iklim ön planda tutulmakta ve Punt Ülkesi, aşırı yağışın Mısır'da Nil'in taşkınlarına neden olacağı dağlık bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

M.Ö. 2000 civarı | Hurri Uygarlığı

Hititleri her yönden etkilemiş bir diğer unutulmuş medeniyet ise Hurriler. 

MÖ. 3000’den itibaren, Sümer, Akkad, Hitit, Ugarit ve Mısır kaynaklarında haklarında bilgiler bulunan, Mezopotamya ve Yukarı Dicle bölgelerinde hüküm süren, konuştukları dil olan Hurrice’nin Asya kökenli olduğu kabul edilen ve MÖ. 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren bir devlet. MÖ. 2000’e gelindiğinde Orta Doğu’nun büyük bir kesiminde hüküm süren Hurriler’le ilgili ulaşabildiğimiz tüm bilgiler, komşu medeniyetlerden gelmesi nedeniyle çelişkili. 

Bunlardan anlaşıldığı kadarıyla, artan nüfusun bir sonucu olarak MÖ. 2500’lerde, bölgedeki otlakların yetersiz kalmasıyla güney yönünde yayılma göstermişler ve iki ana hat üzerinden, Urmiye Gölü çevresinden Mezopotamya’ya; Elazığ-Malatya üzerinden Kuzey Suriye ve Filistin’e göç etmişler. 

En büyük şehirlerinden biri olan Urkeş, kuzeydoğu Suriye’de yer alıyordu ve Hurri dilinde yazılmış en eski tabletlerin yanı sıra ünlü “Louvre Aslanı” heykeli de burada bulundu. Erken Tunç Çağı’na ait Doğu Anadolu’daki kültür yerleşimlerinden olan Karaz Kültürü’nde ve Suriye’de bulunan çanak-çömlek türlerinin Hurrilere ait olduğu kabul ediliyor. 

Hurriler’in Anadolu’ya olan etkisinin daha önce düşünüldüğünden çok daha büyük olduğuna inanılıyor artık. Kullandıkları dil, diğer Hint-Avrupa ve Sami dillerinden büyük ölçüde farklılık gösteriyor. 

Ayrıca eklerden oluşan Hattice’ye de hiç benzemiyor. Günlük yaşamdan, kralların aldığı sıfatlara kadar, Hititler üzerinde bıraktıkları derin etki dışında, MÖ. 2000’lerin sonunda aniden ortadan kayboluyorlar.

M.Ö. 1500 dolayları | Zapotekler

Çoğu kişi Mayaları ve Aztekleri kısmen de olsa bilirken, Zapotekler tamamen unutulmuş. 

Kökeni hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte, MÖ. 1500 civarında ortaya çıktıkları sanılıyor. Orta Amerika kültürünü etkileyen birçok şehir-devlet kurmuşlar. Zapotekler’in ana yerleşim bölgesi Maya ülkesi ile yukarı Meksika ovaları arasında kalan Oaxaca vadisi ve Alban Dağı. İspanyol istilasına kadar Oaxaca vadisinin en önemli topluluğu konumundalar. 

Hem yazı, hem de tarım uygulamaları açısından, o dönem bölgelerinin lideri olan bu medeniyet, Kuzey Amerika’nın da ilk şehir devletlerinden biri olan Monte Alban’ı kurmuş. 

MÖ. 5. yüzyılda bu şehir 25 bin dolaylarında bir nüfusa sahipmiş ve 1200 seneyi aşan bir süre boyunca da ayakta kalabilmiş. Meksika ve Orta Amerika’yı savaş, diplomasi ve haraçlar yoluyla kontrol altında tutan Zapotek Medeniyeti’nin yok oluşuna dair pek bir bilgiye sahip değiliz.

Ancak en büyük şehirlerinin neredeyse hiç hasar almadan terk edilmiş olması dolayısıyla, bu yok oluşun aniden gerçekleştiği tahmin ediliyor. 1563’te ölen son Zapotek kralı Cocijo-pij, İspanyol istilasına tanık olmuş. Zapotekler, günümüzde Meksika’da bir etnik azınlık olarak varlıklarını sürdürüyor ve yaklaşık 400 bin kişi Zapotek dilini konuşuyor. 

Hatta eski Meksika başkanlarından Benito Juárez ve imparator Maximilien de bir Zapotek’miş.

M.Ö. 1500 civarı | Nok Medeniyeti

İsimlerini, kültürlerine dair ilk kalıntıların keşfedildiği Nijerya’daki bölgeden alan Nok Medeniyeti.

Yyaklaşık 1200 yıl kadar Afrika’da yaşamış ve MS. 200 dolaylarında da yok olmuş. Yaşadıkları coğrafi bölgenin kaynaklarını, aynı onlardan önceki ve sonraki sayısız medeniyetin yaptığı gibi hunharca tüketen Nokluların sonunu, bu tüketimin getirdiğine dair teoriler bulunuyor. 

Ancak kesin olan bir şey varsa, o da Nok Medeniyeti’nin bölgedeki Yoruba ve Benin gibi diğer kültürleri oldukça fazla etkilediği. En bilinen kültürel varlıkları, kilden ürettikleri heykeller olan Noklar, aynı zamanda demiri eritmeyi başaran ilk Afrika medeniyeti olma özelliğine sahip. 

Ancak bunu kendilerinin bulmadığı ve Kartacalılardan öğrendikleri düşünülüyor. Çünkü tarihsel olarak demirin eritilmesi bakırdan sonra geliyor. Ancak bu topraklarda bakır eritildiğine dair hiçbir bulguya da rastlanmamış.

Bugünkü Nijerya, çalışılması zor bir saha olduğundan, Afrika’nın en eski medeniyetlerinden biri olan Nok Medeniyeti’nin aydınlatılması çok yavaş bir süreçte gerçekleşiyor. 



Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları